Kürt sorununu ve Diyarbakırda vuku bulan olayları ekonomik bir paradigmadan açıklamaya çalışan zihniyet aslında Kürt sorunu karşısında ilkel bir dil kullanmakla kalmayıp aynı zamanda sosyal hareketlerlere klasik modernleşme çerçevesinden bakarak sorunu toplumsal bir arızaya, hatta tabiri yerindeyse geçici bir teknik arızaya indirgemektedirler. İktisadi şartlar düzeldiğinde “marjinal” hareketler son bulacak, modernleşmenin meyvelerinden yaralanıldığı takdirde zayıflayacak veya yok olacaktır. Bir başka değişle ayaklanan “yoksul” ve “fakir” insanlar iktisadi şartları düzelip “refaha” kavuştukları takdirde artık “sorun” çıkarmayacaklardır. Eğitim düzeyi düşük, okula gitmeyen, “kullanıldığı” varsayılan çocuklar, Diyarbakır çocukları malum imkanlar sağlandığı takdirde bu çeşit bir toplumsal “sapkınlık” içine girmeyeceklerdir. Yeni sosyal hareketler kuramları klasik anlayışın yapısal, bütüncül karakterine itirazlar getirirken Touraine yeni ilişki biçimleri ve güç merkeziyle post-endüstriyel yeni bir toplum kurgulamıştır. Yani iktisadi temelli anlayış ne kadar bu hareketleri anlamamıza el vermiyorsa yeni sosyal hareketler kuramları da tek başına bu hareketleri anlamaktan bir o kadar uzaktır zira sorunun çıktığı coğrafyada tam anlamıyla kapitalist üretim ilişkilerinden bahsetmek dahi mümkün değilken bunu post-endüstriyel bir çerçevede açıklamak fantezi olacaktır.
Öte yandan soruna salt sınıf kavramından yaklaşmak hem kaba Türk milliyetçiliğini es geçmek hem de ulusal kurtuluş mücadelelerindeki hareketlerlerin sınıflararası kurgusunu ihmal ederek idealize edilen bir ideolojinin araçları ile ezber tekrarı yapmaktır. Yeni sosyal hareketler teorileri gay, lezbiyen, çevre, etnik kimlik taleplerini kurgularken bu hareketlerlerin vurgusunun ekonomiden ziyade hayatın ekonomik olmayan niteliklerine olduğunu söyler. Kürt sosyal hareketlerlerinin de bir evrimden geçtiğini söylemek çok abartılı olmayacaktır. 70’li yıllarda “doğu mitingleri”nin dövizlerinin ekonomik refaha yaptıkları vurgu, daha sonra PKK ile dönüşüm geçiren Kürt siyasal alanını “ekonomik refahtan” ulusal bağımsızlıga kaydırmış bugünse dil, kültür ve liderine özgürlük arasında gidip gelen muğlak taleplere dönüşmüştür. Sonuç olarak soruna ne ekonomik ne de salt kimlik problemi olarak bakmak doğru olmayacaktır. 70’li yılların iş, aş, doğuya yatırım repertuvarı yerini bağımsızlık, özgürlük temalarına bırakmıştır.
Bizim bugün tartıştığımız ana nokta aslında bu dönüşüm ve dönüştürücü öznedir. Zira gerilla hareketlerinin elitleri Kürt siyasal alanınındaki eylem ve söylemi dumura uğratmış ve bambaşka bir safhaya geçirmişlerdir. Bugün Diyarbakır’da taş atan çocuklarsa ne Demokratik Cumhuriyet ne de Demokratik konfederalizm gibi ne zaman ve niçin değiştiği belli olmayan tezlerin üretimidir. Aksine “kullanıldığı” iddia edilen çocukların ideolojik kaynakları veyahut onları eyleme sürükleyen sadece ekonomik yoksunluk değil, Tilly’nin ağzından söylersek dışlanmış, marjinal grupların politik mücadeleye girişidir. Tilly’nin atladığı kültürel boyutu yani kimlik kurgulamasını eklemek gerekir. Bu noktada iki teoriyi birleştirip bu kurgulamanın hem günlük hayatta hem de politik alanda mücadele ettiğini söyleyebiliriz. Tabiki bu mücadelenin yani hem günlük hem de politik alandaki inşanın referansı hem kuşak itibariyle hem de ideolojik beslenmesi, henüz içini tam anlamıyla kendi dahi dolduramayan 2000 sonrasının Kürt hareketleri değil 1980’lerden bugüne oluşan şiddet ortamıdır. Bir başka türlü söylersek İmralının bugünkü fikirleri veya temsil ettiği karmakarışık fikirler, tezler değil, 1980-99 arasındaki mücadeledir. Öte yandan Kürt hareketlerini sadece şiddete indirgemek 80 sonrasının dönüşümünü algılamayı engelleyen temel argümandır. Şiddet her ne kadar genel geçer politik araç olmuşsa dahi öznesi ve teorik temeli PKK Kürt siyasal alanına bu şiddeti hedeflenen bir devlet olarak arz etmiştir. Arz’ın nasıl gerçekleştiği, yani bu politik aracın aracılarının bunu isteyerek, süreçlerle, zorla veyahut baskı karşısında son çare olarak alıp almadığından ziyade örgütün “düşürülmüş” varsaydığı hedef kitlesi üzerinde yarattığı etki önemlidir. “Düşürülmüş” yani sömürgecinin sömürdüğü insanı yeniden diriltmeyi vaadeden ve ona kendi devletini öneren tek referanslı siyaset hedef kitlesinin gözünde bugün “Yaratıcı” başka bir tabirle “Tanrı” imajına bürünmüştür. Bu “Tanrı” “düşürülmüş” olanı ayağa kaldırırken ona hem ayağa kalmak için araçlar hem de hedefler sunmuştur.
Bugün yapılan ezen-ezilen milliyetçiliği veyahut Kürt aydınları-Türk aydınları tartışmasından ziyade eğer Kürt sorunu hakkında bir tesbit yapılması gerekiyorsa bu imaj da temsiliyetini bulan bir kitlenin buna ve liderine yüklediği anlamlardır. Zira Türk-Kürt aydınları arasındaki kopuş noktasını Türk aydınının PKK’yi şiddet üreten bir örgüt olarak görmesinden, Kürtlerin kısmen bir kitlesinin ise örgütü ve liderini “yaratıcı” olarak algılamasından ileri gelmektedir. Aslında Türk aydınları tersine-kemalizm uygulayan bir zihniyetle mücadele ettiklerinin farkındadırlar. Koşulsuz silah bırakma çağırısının ardında yatan fikri temel bu tersine kemalizm uygulayan totaliter yapının fikri hakimiyetinin kırılmasıdır. Türk aydınının anlayamadığı en önemli nokta ise PKK’nin şiddeti dışında Kürt siyasal alanını nasıl dönüştürdüğü, nasıl sosyalleştirdiği ve siyasallaştırdığı yani endoktrine ettiği ve bu bağlamda nasıl algılandığıdır.
Öte yandan henüz yenilgi psikolojisinden kurtulamayan ve manifesto’sundaki fikirleri temel aldığımızda gelinen nokta ile yola çıkışın neden bu kadar farklı olduğunu sorgulamayan, sorgulayanın kafir, sorgulamayanın İmralıdan başka bir referansı kalmadığı tek referanslı siyasetin totaliter örgütünün pratiklerinden dolayı farklı düşünmekte zorlanan Kürt kitleleri, örgütü eleştirmenin bir yıkım veya başka bir değişle “devlet propagandası” olduğunu farzetmektedirler. Ne PKK’nin kendi üyelerine karşı uyguladığı cinayetler, şiddet, ne de Öcalan’ın son derece kaygan ve değişken fikirleri ne de örgütün son derece otoriter refleksleri bu zihniyet tarafından sorgulanabilir veya sorgulanmaktadır. Zira “yaratanını” sorgulamak, “haşa” eleştirmek ne Kürt aydını ne de Kürt kitleleri açısından düşünülemez. Bizzat araştırmamız sebebiyle yaptığımız çalışmalarda Öcalan’ı niçin eleştirmediğini değil neden eleştirilemeyeceğini anlatan onlarca kişi bunun güzel bir örneğidir. Bunun ilk sebebi şiddetin keskin ortamında siyah ile beyazdan başka bir renk olmaması, yapılan yanlışları temel doğrunun örtmesi veya örttüğünün kabulüdür. Bir başka sebebi ister örgüt ile organik bağı veya örgüte sempatisi olsun isterse Radikal2’ye yazan ve kendini organik bağı olmayan sosyalist Kürt aydını olarak tanımlayan kesimler olsun hemen hemen hiç bir Kürt PKK’nin yenildiğini, dağıldığı veya ezildiğini ulusal onur açısından onur kırıcı bulur veya görmek istemez. Üçüncü neden Althusser’in ifadesiyle kasketi kafaya geçirmeyen Kürt aydınlarıdır zira böyle bir eleştirinin onları devlet ile aynı konumda bırakacağı endişesidir. Zira ideolojik farklılıkların dışında “ortak düşman” ve zaman zaman “ortak çıkarlar” söz konusudur.
Aslında silah bırakma, koşulsuz teslim gibi fikrilerin Kürt siyasal alanında veya örgütün sempatizan kitlesinde squash etkisi yaptığını söylemek gerekir. Hakim yapı ve tek referans bu önerileri, Kürt hareketlerine karşı eleştirileri duvar tadında karşılamaktadır. Bu öyle bir ruh hali ve garip bir yeniden üretim biçimidir ki tek referansın dışına düşen herkes hain, işbirlikçi ilan edilirken eleştiriler devlet propagandası olarak algılanmaktadır. Bugün Heidegger’in Dassein’ı Kürt siyasal alanında siluet halinde dahi enderdir zira o ihanetle dogma arasında gidip gelmektedir. Yine Kürt siyasal alanında genel olarak bireyin, günlüğün O’nun etkisi altında olduğunu söylemek abartılı olmayacaktır. Bütün bunlarla birlikte bugün silah bırakılsın diye çağrı yapanlara yakın tarihi iyi etüd etmeleri gerektiğini de hatırlatmakta fayda var zira Öcalan yakalandıktan sonra bizzat PKK’den barış için teslim olan heyetler bugün hapislerdedir. Adaletli bir barışta tek tarafa silah bırakın çağrısı, bu coğrafyada tarihe bakıldığında gerçekçi ve inandırıcı ve onurlu değildir. Şiddetin niçin başladığını hiçbir şekilde anlayamıyor ve kabul edemiyorsak aynı şekilde bunca yıldır imkan varken adım atılmaması da sorgulanmalıdır.
26 Nisan 2006 Çarşamba
Rapor: Kürt Göçü

Türü: Rapor
Başlık: Kürt Göçü, Ülke içinde yerinden edilen insanlar
Editörler: Kerim Yıldız, Koray Düzgören
Yayınevi: Senfoni
Yayın tarihi Ekim 2002
Rapor Güneydoğu Anadoludaki köy yıkımlarını ve ülke içinde zorla göç ettirme konusunda geçmiş KİHP raporlarının günçellenmesini, Türkiye'nin göç ettirilenlerin geri dönüşleri ve yeniden yerleşimi için günümüzdeki programları değerledirmekte ve uluslararası standartlardaki uygulamalar ile Türkiye'deki uygulamaları ele almaktadır.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)